tarihten hikayeler ! Trabzon’un Anlamı
Karadeniz’in doğu kıyılarını bir taç gibi süsleyen Trabzon için bizim tatlı sözlü seyyahımız Evliya Çelebi şöyle der:
- Bu şehre küçük İstanbul denilse yeridir. İrem bağları gibi süslü bir şehirdir burası. Hamsi balığı pek meşhurdur. Onun için şu beyitleri söylerler:
Trabzondur yerümüz
Ahça tutmaz elümüz
Hamsi paluk olmasa
Nic’olurdu halumuz
Evliya Çelebi, Trabzon’u bütün özellikleriyle anlata dursun biz, adı üzerindeki söylentilere geçelim:
Bir zamanlar Trabzon’un bulunduğu yerde küçük, şirin bir kasaba varmış. Bir gün, kasabaya, tozu dumana katarak dört nala, bir atlı girmiş. Doğruca nalbant dükkanına giderek haykırmış:
- Atım terini soğutmadan tiz nallayın! Yoksa hepinizi kılıçtan geçirim.
Herkes, süvarinin heybetinden titremeye başlamış. Nalbant hemen dört nal hazırlayıp süvariye uzatmış:
- Yiğidim, gör nalları! Beğenirsen çivileyelim, demiş.
Süvari nalları şöyle bir yoklamış, avucunda sıkarak iki büklüm edivermiş:
- Ben teneke değil, nal isterim! diye gürlemiş.
Nalbant bu defa, halis çelikten dört nal hazırlamış, atını nallamış. Atlı yabancı memnun. Cebinden bir altın çıkararak nalbanta uzatmış. Nalbant, altını parmakları arasında şöyle bir sürtüştürmüş. Paranın bütün yazıları silinmiş. Kendine dikkatle bakan atlıya:
- Al bu bozuk altını! Baksana tuğrası bozulmuş, diye uzatmış.
Yiğit adam şaşırmış, bir altın daha çıkarmış. Nalbant bir sürtüşle, onun da tuğrasını bozmuş. O zaman atlı, karşısındakinin hiç de yabana atılır birisi olmadığını anlamış:
- Hey, demiş. Atla atına, düş peşime. Sen bir nalbant dükkanına değil, er meydanına layıksın.
O günden sonra bu kasabanın adı “Tuğra bozan” olmuş. Ve bu isim, zamanla “Trabzon” biçiminde söylenmiş.
Bir başka söylentiye göre de, Trabzon kalesi, sofraya benzer, yuvarlak, kesme taşlardan yapılmış. Bugün bile Trabzon’un Harmankaya’sında bu taşlardan varmış. Sofraya benzetilen taşlardan… Rumlar, sofraya “trabeze” dediklerinden, şehrin adı da Trabzon
olmuş.
Evliya Çelebi’miz, Trabzon’un ilk kurucusunun, zevk ehli, şen şatır bir kadın olduğunu, bundan dolayı bu şehre, neşeli kadın anlamına gelen “Tarb-zen” denildiğini, ya da suyu ve havasının hoşluğundan dolayı “tarb-ı efzun” adının verildiğini kaybeder. Bazı kitaplarda da, Trabzon adının “Tuğra basan” dan geldiği, bu şehirde de, sultanların kendi adlarına tuğralı sikke, yani madeni para bastırdıkları kayıtlıdır.
ilginç hikaye ! Tek Sorun Sarışın Olmaları
İngiltere’de Rednock isimli bir lisede iki genç kız saçları sarı olduğu gerekçesiyle okula alınmadı.
Okul müdürü David Alexander 16 yaşındaki Reagan Booth ve 15 yaşındaki Aby Western’ı “Saçınızın rengi doğal değil kahverengiye boyatın” diyerek eve gönderdi.
Okul müdürünün bu inadına karşın genç kızlar da saçlarını boyatmama hususunda kararlı.
Reagan “Doğal olmayan renkler mor kırmızı yeşil ya da mavi olur. Oysa gerçekten saçı sarı olan milyonlarca insan var. Sarı doğal bir renk” dedi.
Genç kızın babası da “Kızım her zaman örnek bir öğrenci ve derslerinde de başarılı. Saçları gayet doğal. Bu onun son yılı. Zaten bitirme sınavı stresi var bir de bu saçma işlerle uğraşmamalı” diyerek müdüre tepki gösterdi.
Buna karşın okul müdürü Alexander kesinlikle geri adım atmıyor: “Biz sadece kuralları uygulamaya çalışıyoruz. Öğrenciler stres altında. Bunu da çok iyi biliyoruz ama kurallara da bağlı kalmalıyız.”
Gerçek Bir Aşk Hikayesi.. :(( BÖLÜM 2 )
Gerçek Bir Aşk Hikayesi.. :(( BÖLÜM 1 )
Üniversite sınavına hazırlanıyordu aşkım… ( 2. Bölüm )
Eminim birazdan çıktığında sevinçle arayacak beni…
Artık öğrense de fark etmez zaten sonuçta sınavını atlattı hayatını kurtardı…
Çektiğim onca acılara onca tedavilere değdi
evet yalnızdım…
…Ama yanımda bir hayatı daha götürmedim…
Yeni bir hayata başlayacak üniversite ile birlikte…
Yeni yeni dostları olacak belki benden de iyi bir çocuk bulur eşim diyebileceği…
Ama şimdi gitme vakti…
Cemaat hareketlendi…
İkinci babam dediğim biricik kayınpederim öz babamla birlikte kucakladılar tabutumu…
Ne tesadüftür nasıl bir ayarlamadır ki tam da üniversite sınavı başlangıcında yenildim kansere…
Belki ben hayatımı kaybettim ama Onun hayatını kurtardım…
Artık rüyalarda görüşürüz sevgilim…
Üniversite sınavına hazırlanıyordu aşkım… ( 1. Bölüm )
Neresi olursa olsun muhakkak kazanacaktı çünkü o kazanamadıkça biz bir sene daha geç evlenebilecektik artık bekletmek istemiyordu beni…
Azimle de çalışıyordu elinden geleni yapıyordu biliyorum farkındayım bunun…
Dershane sınavlarında da hep yüksek puanlar alıyordu ama sın…av günü yaşadığı talihsizlik moralini bozmuş o gün iyi cevaplayamamıştı soruları…
Her işte bir hayır vardır deyip bu sene yeniden sıvadık kollarımızı beraberce…
Ona öyle güveniyorum ki kesin kazanacak gözüyle baktım hep…
Sevgililer gününde öyle mutlu etmiştim ki onu hala hatırlıyorum…
Çok beğendiği saati almıştım ona.
Ama kuru kuruya saat hediye etmek benim gibi birine yakışmazdı.
Ufak ama anlamlı hediyelerle süsledim bu güzel günü…
Kocaman bir Milka çikolatayı paketleyip üzerine “Hayatıma tat kattığın için” yazıp verdim önce
Bir kutu aspirini paketleyip “Bazen başını ağrıttığım için” yazdım
Son olarak da saati ambalajlayıp “Zamanıma değer kattığın için” yazdım…
Tek tek açtığında o kadar sevinmişti ki boynuma sarıldığı an geliyor aklıma…
Oysa o cümle ne kadar önemliydi benim için; “zamanıma değer kattığın için”…
Geri kalan zamanıma…
Var gücümle sınavına hazırladım sevdiğimi takıldığı soruları beraber cevapladık
sırf rahat rahat çalışsın test çözsün diye günlerce çağrı mesajlarına cevap bile vermedim.
Yeter ki beni düşünmesin yeter ki sadece sınavına odaklanıp hayatını kurtarsın diye…
Benden hayır yoktu ki ona…
Söyleyemezdim ki yaşadıklarımı…
Bir Bebeğin Yarım Kalmış Günlüğünden :(
Bir elma çekirdeğinden bile küçüğüm. Ama ne de olsa, ben benim. Varım ya! Bu bana yetiyor. Henüz bedenim belli belirsiz, yüzüm yok ama, varlığımı ve benliğimi hissedebiliyorum. Bir kız olacağım ve baharda çiçekleri seveceğ…im.
19 Ekim: Biraz büyüdüm. Kımıldamam mümkün değil. Annem henüz farkında değil ama onun kanıyla besleniyorum. Kalbini dolaşıp gelen sımsıcak kan bana geliyor. Beni sevecek bir kalbin kıpırtılarını şimdiden hissediyorum. Annem beni çok sevecek. Annem için güzel bir sürpriz olacağım.
23 Ekim: Hiç göremediğim bir el ağzımı biçimlendirmeye başladı. Dudaklarımda onun dokunuşunu hissediyorum. Bu “el”in dokunduğu yerler dudağım damağım oluyor. Düşünün bir yıl sonra bu elin dokunduğu yerde tebessümler açacak, güleceğim. Dudağımdan ve dilimden sözler dökülecek. Herhalde önce “Anne!” diyeceğim. Anne duyuyor musun beni? Seninle konuşacağım. Sana güleceğim. Kimilerine göre hâlâ daha var değilmişim… Nasıl olur? Varım ve gülücükler sunacak dudaklarım da olmak üzere ya… Hem sonra bir ekmek kırıntısı ne kadar küçük olursa olsun yine ekmektir. Öyle değil mi anneciğim? Ah bir konuşabilsem!
27 Ekim: Bugün pek mutluyum. İçimde tatlı bir kıpırtı başladı. Artık bir kalbim var. Kalbim atmaya başladı. Hayatım boyunca böyle atıp duracak. Sevgilerle dolduracağım kalbimi. Tıpkı anneminki gibi… Annem bedeninde iki kalbin birden atmaya başladığını bilseydi ne kadar sevinirdi! Duyuyor musun anne?
2 Kasım: Her gün biraz daha büyüyorum. Kollarım ve bacaklarım da biçimlenmeye başladı. Hele bir büyüsün kollarım bak nasıl kucaklayacağım seni anneciğim. Şu ayaklarım da tamamlansın da, beraber çiçekli bahçemizde yürürüz. Belki birlikte okula gideriz.
12 Kasım: Ah evet… Bunlar, bunlar ne kadar sevimli ve küçük şeyler. Aman Allah’ım parmaklarım da çıkmaya başladı. Bunlarla çiçek toplayacağım, annemin elini tutacağım, kalem tutacağım. Belki de güzel bir şiir yazacağım. Anneciğim, orada mısın? Ellerimi ellerinin arasına koymak için sabırsızlanıyorum.
20 Kasım: Oh, nihayet.. Annem doktora gitti. Burada olduğumu öğrendi.. Yaşasın! Doktor teyze özel bir cihazla gördü beni. Ultrason diyorlarmış. Resmimi bile çekti. Sevinmiyor musun anneciğim? Seneye kalmaz kollarının arasında olacağım…
25 Kasım: Artık babam da burada olduğumu biliyor. Fakat henüz kız olduğumun farkında değiller. Onlara sürpriz yapacağım..
10 Aralık: Bugün yüzüm tamamlandı. Artık iki güzel gözüm, bir küçük burnum, dudaklarım ve yanağım var… Anneme benziyorum galiba…
13 Aralık: Artık çevreme bakabiliyorum. Etrafım çok karanlık ama olsun. Yine de mutluyum. Yaşıyorum ve varım. Kısa bir süre sonra gün ışığını görebileceğim, renkleri ve çiçekleri tanıyacağım. Rüyamda gördüm. Dünyada gökkuşağı diye bir şey varmış.. Onu çok merak ediyorum.. Anneciğim, babacığım sizin yüzünüzü de göreceğim. Tanışacağız…. Mutlu olacağız. Gülüşeceğiz..
24 Aralık: Kulaklarım daha iyi duyuyor artık. Anneciğim, senin kalbinin seslerini duyuyorum. Benim kalbimin atışlarını da sen duyabiliyor musun? Hatta sesini bile tanıyabiliyorum. Sesin ne kadar tatlı… Hiç duymadığım bir şey bu… Güzel ve sağlıklı bir kız olacağım. Kollarında uyuyacağım, yüzüne bakacağım, o tatlı sesini dinleyeceğim. Benim için ninni de söyleyecek misin anneciğim? Sen de beni özlüyorsundur mutlaka… Beni koklayacaksın.. Çok seveceksin, değil mi?
28 Aralık: Anne burada bir şeyler oluyor. Doktor abla neden mutsuz bakıyor böyle… Sen acı çekiyor gibisin. Kalp seslerin değişti… Sustun. Benimle niye konuşmuyorsun anne? Anne… Anne… Anneciğim… Yüzümde soğuk bir şey hissediyorum. Anne, yüzümü parçalıyorlar… Anne bir şeyler yap… Anne… Kolumu çekiyorlar anne… Canım yanıyor anne… Anne… Ayaklarımı parçalıyor bu şey anne… Beni sana bağlayan damarı kopardılar anne… Anne kalbimi parçalıyorlar… Anneciğim… Anne… Anne… An…
Ah! Kürtajınız ta-mamlandı hanımefendi. Geçmiş olsun !..
NOT : iyi birşey yaptığını zanneden bebek katili anne ve buna vesile olan doktorlara …
Allah’ın verdiği cana nasıl kıyabiliyorsunuzDevamını Gör
Halil İbrahim Bereketi…
Büyüğü Halil.
Küçüğü ise İbrahim…
Halil, evli çocuklu.
…İbrahim ise bekârmış…
Ortak bir tarlaları varmış iki kardeşin…
Ne mahsul çıkarsa, iki pay ederlermiş.
Bununla geçinip giderlermiş…
Bir yıl, yine harman yapmışlar buğdayı.
İkiye ayırmışlar.
İş kalmış taşımaya.
Halil, bir teklif yapmış :
İbrahim kardeşim; Ben gidip çuvalları getireyim. Sen buğdayı bekle.
Peki, abi demiş İbrahim…
Ve Halil gitmiş çuval getirmeye… .
O gidince, düşünmüş İbrahim:
Abim evli, çocuklu. Daha çok buğday lazım onun evine
Böyle demiş ve
Kendi payından bir miktar atmış onunkine…
Az sonra Halil çıkagelmiş.
Haydi İbrahim. De miş, önce sen doldur da taşı ambara.
Peki abi.
İbrahim, kendi yığınından bir çuval doldurup düşer yola.
O gidince, Halil düşünür bu defa:
Der ki:
Çok şükür, ben evliyim, kurulu bir düzenim de var.
Ama kardeşim bekâr.
O daha çalışıp, para biriktirecek. Ev kurup evlenecek.
Böyle düşünerek,
Kendi payından atar onunkine birkaç kürek.
Velhasıl, biri gittiğinde, öbürü, kendi payından atar onunkine.
Bu, böyle sürüp gider.
Ama birbirlerinden habersizdirler.
Nihayet akşam olur.
Karanlık basar.
Görürler ki, bitmiyor buğdaylar.
Hatta azalmıyor bile.
HAK TEALA, bu hali çok beğenir.
Buğdaylarına bir bereket verir, bir bereket verir ki…
Günlerce taşır iki kardeş, bitiremezler.
Şaşarlar bu işe…
Aksine çoğalır buğdayları.
Dolar taşar ambarları.
Bugün “Bereket” denilince, bu kardeşler akla gelir.
Bu bereketin adı: halil ibrahim bereketidir…
ALLAH KİMSENİN EVİNDEN BEREKETİ EKSİK ETMESİN…
anne gözüyle bakmak..
ALLAH’ı Zikir
(Din Büyüklerinden Hikayeler.)
Cüneyd-i Bağdadî Hazretleri şöyle anlatıyor:
— Üstazım oldukça hastaydı. Onu ziyarete gitmiştim. Benimde o sırada elimde bir yelpaze vardı. Onunla hocamı rahatlatmak istedim. Bana şöyle söyledi:
— Evladım Cüneyd! Elindeki yelpazeyi bırak, yelleme, çünkü ateş yelledikçe daha çabuk tutuşur, daha sür’atli yanar. Ben elimdeki yelpazeyi bıraktım. Daha sonra:
— Efendim, bir vasiyetin var mı, dedim ve vasiyette bulunmalarını rica ettim. Bana:
— Halkla konuşmaya dalıp da Allah’ı zikretmeyi unutma, daima Allah’ı zikreyle buyurdu. Bunun üzerine ben:
— Üstazım, eğer bunu daha evvel söylemiş olsaydın, sizinle bile sohbet etmezdim, dedim.


